Salomon Cappadocia Trail 60 km

Salomon Cappadocia Trail 60 km

Tor des Geants raporu ancak bitti, upuzun ve duygu dolu raporu yazarken parkuru tamamen yeniden koşup hissettiklerimi yeniden yaşamış gibi oldum. Rapor biter bitmez kendimi enerjimin son damlasına kadar tükenmiş hissettim ve Kapadokya’ da yaşadıklarımı birkaç gün sonra ancak kağıda dökebileceğimi sanıyordum. Yanıldım. “İştahın yemek yerken geldiği” sözünü ispatlayarak çevremde ilham perilerinin uçuştuğunu hissettim. Cumartesi sabahı erken saatlerde kahvemi içerken içimde müthiş bir enerji vardı demek ki zamanı geldi. Ama bu sefer farklı bir rapor olacak – kısa ve öz (bütün duygularımı TdG raporunda bıraktım). Raporlarımda Kapadokya’ ya aşkımı yıllardır ilan ediyordum ne de olsa! 🙂 Zaten yarışta yaşadıklarım da aynı şekilde – az ve öz.

Eylül ayı biraz hareketli geçtiği için Kapadokya’ ya biraz erken gitmeye karar verdik, böylece Çarşamba günü öğleden sonra mağaramıza yerleştik.

dsc_0061_1305197810
Castle Cave Hotel

Akşam meditasyon niyetine tırnaklarımla biraz uğraştım. Ertesi sabah balon turumuz olacaktı!

14681775_1201498753241866_3618862064871422506_n
Kaçkar çoraplarının eşliğinde Kapadokya balonları 🙂

Perşembe günü güneşin ilk ışıklarıyla Voyager Balloons’ un organize ettiği balon turunda Kapadokya’ nın güzelliği ve asilliğiyle büyülendik.

14725691_1201811163210625_4143470473242305388_n
Voyager Balloons Turu
img_4256
Voyager Balloons Turu

Büyü ne kadar etkili olsa da yarış işaretleri gözümden kaçmadı! 😉

img_4245
Gözümden hiç bir şey kaçmaz 😉

Uçuştan sonra şampanya ikram edildi ve mağaramıza döndük. Biz İstanbul’ dan kaçtık ama ta İstanbul’ dan peşimizi bırakmayan işlerimiz bizi mağarada kilitledi akşama kadar. Şikayetçi değiliz, dış dünyadan izole olmak bazen çok iyi gelir. Akşamüstü kaleye çıkıp hem güneşi hem de günü batırdık. Türk kahvesi içerken ufuğa baktım, iki sene önce 110 km koşarken aştığım tepeler kırmızı bordolu rengin eşliğinde müthiş görünüyordu ama bu sefer yine de onlarla beraber olmayacağım ve aslında ne yalan söyleyeyim çok mutluydum, artık bu ayrılık seneye kadar sürecek. 60 km mesafesini seçmekle tekrar ne kadar doğru karar verdiğime bir kez daha emin oldum. Kaleden indiğimde hasta bir kedi gördüm, ton balığı getirmek için otele koştum. İstanbul’ dan getirdiğimiz bütün ton balıklarını Kayseri havalimanından başlayarak Kapadokya’ daki kediler yedi. Ama bu hasta yavruya verdiğimde yemeyip kaçtı, yapabileceğim hiç bir şey yoktu, kocaman bir köpek gelip bütün balığı yutup gitti. Çok üzülüp ağlamaya başladım. Kalmak için artık hiç neden bulmayıp yemeğe, Zeytin Cafe’ ye doğru yürüdük. Tavuklu sulu yemeği içmeye başladığımda saz sesini duyunca (içeride müzik çalıyordu) daha da feci ağlamaya başladım, rimel gözyaşlarım ile aktı, gözlerimi silmeye çalışınca pandaya benzedim. Birden Alper’ le birbirimize bakarak gülmeye başladık. Kendimizi meyhanede zannettik bir an olsa da. Mekan sahibi müziği değiştirince türküyü geri istedik, o andaki ruh halimi başka bir müzik bu kadar mükemmel yansıtamazdı. Birkaç hafta içinde yaşadığım koşturmacanın stresi çıkmaya başladı herhalde, hem de TdG sonrası ağlayacaktım ağlayamadım, borcum vardı. “Neyse” dedim “60 km koştuktan sonra ne stres ne başka bir şey kalır artık!” Bu arada söylemeden geçmeyeyim Zeytin Cafe’ deki yemekler muhteşemdi, 3 senedir orada yemek yiyoruz, hele de irmik helvası var…anlatmak mümkün değil, o harika helvayı tatmak lazım, Ertuğrul Bey ayrıca sokak hayvanlarına da bakıyor, onun için kendisine çok teşekkürler! Yemekten sonra üzüntü ve yorgunluğumu üzerimden atmak için mağaramıza kapandım. Jakuziyi doldurup elimde beyaz şarap kadehi ile köpüğün içine atladım. Sıcak suyun içine dalıp kendimi kat ve kat daha iyi hissetmeye başladım ve sönük banyo ışığıyla yarışı düşünmeye başladım: “Acaba bu sene nasıl geçecek?” “Her yarış bir sonraki yarışa hazırlık ise o zaman fena hazır sayılmam” Eylül ayı TdG (339 km) ve Ayder Koşusu (14 km) ayrıca 1000 m üzerinde toplam geçen süre olan 3 haftanın da olumlu etki göstereceğini umuyordum. Ekim ayında Geyik Koşusu (28 km), itiraf edeyim ayıptır söylemesi, son ayağa sırf 50 kg mandalina kazanmak için katıldım, raporumu mandalinaları yerken yazıyorum zaten :)! Tamamen toparlanmasam da iyi dinlenebildim. Sağ ayağım sıkıntı yaşatmazsa yaşadık demek (Mart ayında burkulmuş ayak bileğim ara sıra yaramazlık yapıyor, Geyik Koşusu’ nda zeminin yumuşak olacağını düşünerek çok sert dişli ayakkabı kullandım, ertesi sabah ayağıma basamadım, ama bir hafta boyunca ona çok iyi bakıp beni yarı yolda bırakmaması için kendisini ikna ettim gibi geldi bana).

Cuma gününün her zamanki gibi nasıl geçtiğini anlayamadım. Kayıt, hazırlık, teknik toplantı ve artık klasiğe dönüşen yarış öncesi Elai Catering sunumunda muhteşem akşam yemeği.

img_4263
Salomon – Suunto Ekibi

Yemekten sonra hemen odaya çekildim, nedense hiç yarış heyecanı yoktu bu sefer. Kafam da rahattı. Ayrıca hep son güne bıraktığım Suunto saatimin ayarlarını bu sefer erkenden halledip yarış rotasını ta İstanbul’ dayken saatime yükledim. Saat 20:30′ ta yatağa uzanıp hemen uykuya daldım. Mağara otellerde en sevdiğim nokta bu, odalar huzur ve sessizlik dolu, bebek gibi uyuyorsun, neredeyse aralıksız saat 05:30′ a kadar uyudum. Kalkar kalkmaz hemen kahvaltıya gittik, yulaf lapası hazırladım ama iki kaşık ötesini yiyemedim, sabahın erken saatlerinde yemek yiyemiyorum nedense. Odaya dönünce mokapotla hazırladığımız mis kokulu kahveyi içip yanına birkaç çikolatalı yulaflı bisküvi yedim. Koşu kıyafetlerimi seçip, sağ ayak bileğimi iyice bantlayıp ve çantamdaki malzemeleri kontrol edip starta doğru gittik. Biraz geç geldiğimiz için baya kalabalıktı, ortalarda yerimizi aldık, ne de olsa acelemiz yoktu, yolumuz baya uzundu. Hedefim belliydi: Nabzımı kontrol altına tutup kontrollü bir şekilde gidip her 20-30 dakikada beslenmek ve yeterli sıvı tüketmek ve tabii ki keyif almak! Derin nefes alıp antrenörümün söylediklerini kafamda tekrar canlandırdım: “Her şey harika olacak!” kendi kendime deyip yarış başladı. Benim için aynı topraklarda 3. maceram başladı. Bu sefer hava güneşliydi ve sımsıcak bir gün bizi bekliyordu.

14708116_1182443708468688_6154765373117109369_n
Fotoğraf: Brian Black Hodes

Başlangıçtan beri kendim için rahat bir tempo tutturup çok iyi hissediyordum. Biraz asfaltta koştuktan sonra stabilize yola ve patikaya bağlandık. Nefes kesen manzara ile karşılaştık, ufukta rengarenk balonlar uçuşuyordu.

img_4726
Bu balonları koşarken değil, uçarken çektim ama manzara onun kadar olağanüstüydü 🙂
14724379_1208258622565879_5056904121122415502_n
Bu da uçuş esnasında çekildi, ama buraya illa balon eklemem gerekirdi 🙂

Yolda ilerledikçe atları gördük, görüntü muhteşemdi…

efe_9374_1680x1120
Fotoğraf: Salomon CUT

İlk kontrol noktasını (10.6 km, İbrahimpaşa) fazla vakit kaybetmeden geçtim, biraz yol aldıktan sonra Alper’ i görüp: “Her 20-30 dakikada bir beslenmeyi unutma” diye hatırlattım. Koşarken her zaman çok dikkatliyim ama nedense bu sefer işaretlere değil ya ayaklarımın altına ya da önümdeki gruba bakarak gidiyordum.

ufuk1093
Fotoğraf: Goshots.net

Bu dalgınlığın cezası kendini çok bekletmedi. Bir baktım önümde herkes durdu ve etrafa bakınıyordu. Anlaşılan her koşucunun kabusu başımıza geldi: “Kaybolduk!” Doğru yolu bulalım derken baya oyalandık, biraz yol aldıktan sonra nihayet uzaklarda yokuş çıkan koşucuları görünce onlara doğru koşmaya başladık. Hem koşucuları ve işaretleri yeniden görmek çok güzeldi, nihayet doğru yolla kavuştuk. Meyve püresini yutarken: “Moral bozmak yok, oluyor işte, ne yapalım.” Bundan sonra ayaklarımın altına değil işaretlere bakmak gerektiğini kendime bir kez daha hatırlattım.

dsc_0273_1680x1120
Fotoğraf: Salomon CUT

Tırmanıştan sonra inişe başladım, geçtiğim yerler harikaydı, kanyonlar, mağaralar ve dar patikalar her zamanki gibi güzellikleriyle büyülüyordu.

brian
Fotoğraf: Brian Black Hodes

Güneş etkisini iyice göstermeye başladı, sıradaki tırmanıştan sonra ikinci kontrol noktasına (26 km, Forum Kapadokya – Uçhisar) varınca sularımı doldurup kola içtim, istasyondan ayrılmadan önce kafama da su döktüm. İnişten sonra çok az düz bir yer buldum, ihtiyaç molasından sonra yolda üzerimi toplarken (arkamda büyük grup erkek vardı) bacaklarım ayaklarım birbirine dolanıp düz yerde feci bir şekilde düşüp uzandım. Tozların içinde yatarken: “İyiydik böyle” derken arkamdaki erkekler aklıma geldi, grup çok uzak olamazdı ve gelmek üzereydi, hemen ayağa kalkmaya çalıştım. Üzerine düştüğüm sol dizim mi yoksa tutunmaya çalıştığımda kastığım ve kramp giren sağ bacağım mı, hangisinin daha çok acı verdiğine karar verirken kendi kendime: “Benim için yarış burada bitti galiba” düşündüm. Yine de vadiden çıkıp bir yere kadar ulaşmam lazımdı. İlerlerken acılarım biraz dindi. Düşüncelerime daldım ve nihayet üçüncü kontrol noktasına (33.2 km, Kutupayısı – Göreme) vardım. Su alıp kola içtikten sonra kafama su döktüm ve yoluma devam ettim. Hava iyice ısındı, önümde en sevdiğim bölüm vardı, Kızılçukur Vadisi…

kizil-vadi-nevsehir

dsc_0482
Fotoğraf: Salomon CUT

Bir ara kanyonun içinden geçerken köpeğin ağlamasını duydum, uzun merdivenden inemiyordu, bu köpek neredeyse başlangıçtan beri koşucuların peşindeydi. Aslında geri dönebilirdi ama ısrarla merdivenden inmek istiyordu ve sonunda becerdi. Bütün merdivenleri aşıp vadinin içinde koşmaya devam ettim, biraz beraber koştuktan sonra o başka bir patikayı tercih edip kaçtı. Aklıma Rusya’ dan gelen arkadaşımın geçen senedeki köpek kurtarma operasyonu geldi. Kızılçukur Vadisi’ ni geçtikten sonra uzun inişin sonunda dördüncü kontrol noktasına (43.7 km, Çavuşin) ulaştım. Su takviyesi yaptıktan ve kola içtikten sonra buz gibi suyu kafama döküp fazla vakit kaybetmeden yola devam ettim. “Evet, yarış şimdi başlıyor biraz çalışacağız”, önümde en sevdiğim tırmanış vardı.

14980716_667943410035139_1939185073578174505_n
Fotoğraf: Aykut Üstündağ

Sert bir çıkıştan sonra uzun iniş olacaktı. Tırmanışa başladığımda uzaklarda Alper’ i gördüm, çok şaşırdım, yolda gönüllü arkadaşlardan biri Alper’ in yakalanamayacak kadar uzak olduğunu söyledi, yakalamak amacım olmadığı için gülümseyip geçtim. Benim için güzel motivasyon oldu ama, tek solukta tepeye ulaştım, Alper hala baya uzaktı ama yakalanmayacak kadar değildi artık.

14910520_1212562178802190_1111104675590497181_n
Fotoğraf: Mehmet Yıldırım

İniş başladı. Ben son kontrol noktasına (50 km, Akdağ) yaklaşırken Alper ayrılıyordu istasyondan. Burada birinci istasyon hariç her kontrol noktasında yaptığım ritüeli yaptım: Su takviyesi, kola içme, jellerin ambalajlarını çöpe atma ve suyla serinleme. Artık buradan sadece 11 km kalıyordu. Parkurun bu kısmı 2 senedir bana çok zor geliyor, bitmek bilmeyen stabilize yol, bu sene de pek farklı olmadı, süründükçe süründüm. Güneşın altında kendimi çevirme tavuk gibi hisettim. Ben onları düşünürken Alper artık kol uzaklığındaydi, korkutarak arkasından yaklaştım. Biraz beraber gittikten sonra Alper çantadan bir şey alacaktı ben de: “Ben yavaş yavaş gidiyorum, yakalarsın” fırsat bu fırsat, kaçtım! “Arkadaş, yarış yarıştır, duygusallığa yer yok!” Şunu da bildirmek isterim, Alper’ e yarıştan önce: “Beraber koşalım” teklifim vardı ama cevabı: “Hayır” idi. “Kendi düşen ağlamaz!” Kendisi gayet iyi durumdaydı, kötü hissetseydi tabii bırakmazdım. Gerçi benim için de son kilometreler çok zordu. Yol hafiften yükseltip indiriyordu. Artık ayaklarım ve bacaklarım kaldıramaz hale geldi. Hep saatime bakıyordum: “Hadi bir Neşet Suyu turu kaldı” diyerek kendi kendimi kandırmaya çalışıyordum. Ayrıca son istasyona gelmeden önce Mehmet Yıldırım kadınlarda birinci gittiğimi söyledi, o ana kadar kaçıncı gittiğimden tam emin değildim, hem ortasından başlayıp hem de kaybolup önümde kaç kişinin koştuğundan tam haberim yoktu (yolda söyleyen olduysa pek aklımda kalmadı, kafam süzgeç gibiydi, sağ kulağımdan girip sol kulağımdan çıkıyordu). Yarşın son kilometreleri ne kadar zor geldiyse de bu saatten sonra pozisyonumu kaçırmak istemiyordum, bacaklarım birbirine dolanıyordu, ara sıra da arkama bakıyordum: “Alper’ den ne haber?” Bacaklarıma kum torbaları bağlanmış gibiydi, her sonraki adım bir öncekinden daha da zor geliyordu, her adım bacağımı bir vincin kaldırdığı gibi yavaştı. Ne kadar zor olsa da belli bir tempo tutturup, yavaş olsa da yoldaki hafif yokuşları koşarak ilerlemeye çalıştım. “Sağ sol, sol sağ” sayarak bu oyun ne zaman bitecek derken karşımda Aydın Abi’ yi ve Ceylan’ ı gördüm, meğerse burası 114 km koşucularının istasyonuymuş. Onların motivasyonları ile finişe kadar 3 km kaldığını öğrenince  (bir ara yanlışlıkla saatimin “Dur” düğümesine basıp aynı zamanda da yaklaşık 1.5 km kaybolduğum için mesafeyle ilgili tam emin değildim) sevinçten o kadar hızlandım ki etrafımdaki toz toprak havalara uçuştu, kendimi yarış başlangıcında gördüğümüz at gibi hissettim, hızlı, özgür ve deli! Ürgüp’ e girdikten sonra taşlı yol üzerinde daha da hızlandım, Ürgüp sokaklarında biraz dolaştıktan sonra önümde finiş takını gördüm.

dsc_5642_1680x1116
Fotoğraf: Salomon CUT
14825661_1788702844675004_853929152_n
Fotoğraf: Salomon CUT
14886349_1788702834675005_593513264_n
Fotoğraf: Salomon CUT

Finiş çizgisini nasıl geçtiğimi hatırlamıyorum, zıpladım mı, atladım mı. “Düzde duramıyorsun, bacakların birbirine dolanıyor, sen de artistik pozlar yaparak zıpla da düş şimdi” demek kalıyor. Hissettiklerim ise – MUTLULUK ve BİTKİNLİK. Bu kare hissettiklerimi sözlerimden daha iyi anlatacak sanırım. Apo, çok teşekkürler!

14718611_10154216465404132_5023695380705276927_n
Fotoğraf: Abdullah İnanç Duman / Bu fotoğrafta kendimi sudan çıkan kediye benzettim 🙂

Tam bu andan sonra sandalyeye oturup, Apo’ nun ısmarladığı koladan bir yudum içip ağladım. İlk kez yarıştan sonra ağladım, aslında çocukken yarışı kazanmadığım zaman da ara sıra ağalardım ama o başka :). TdG yarışının sonrasında dökülmeyen gözyaşları, son haftaların koşturmacalarının stresi, parkurun son acılı kilometrelerinin acısı – hepsini içimde tutmaktansa dışarıya bıraktım, ağlıyordum ama çok mutluydum. Görevimi tamamlayınca sonuçları kontrol ettim. Kadınlarda 1., genel klasmanda 11.

2016-10-28_20-04-54

Benden sonra Alper geldi, sarıldık ben de tekrar ağladım. Parkurda rakip olsak da bu adamla evlendiğim için çok şanslıyım, bu sürekli ağlayan hatunu başka kim kaldırabilecek ki? 😉 Yarış bitti, şimdi tek istediğim masaj ve bir malt içeceği, mutluluk küçük detaylarda saklı! 🙂

Bence organizasyon mükemmeldi, bir kusur bile bulamadım. Transferden tut bütün sunduğu hizmetleri çok iyiydi. Yarış öncesi ve sonraki yemekler, istasyondaki yiyecekler, masaj, finisher yeleği. Kesinlikle bu yarış dünya standartlarında gerçekleşiyor. Umuyorum ki seneye daha çok kişi gelip bu olağanüstü parkurda yarışacak. Gönüllü arkadaşlar çok iyi ve profesyonel. Galiba yarışta ilk kez mataralarımı gönüllülere teslim ettim :). Benim böyle takıntım var, hep kendim doldurmak isterim. Bu sefer o kadar ustalıkla elimden alıp o kadar güzel doldurdular ki neredeyse bütün istasyonlarda bu konuda kendimi onlara teslim etmişim. Çok içten ve çok yardımseverler, hepsine tek tek sonsuz teşekkürler ve kucak solu sevgiler! 

Teşekkürler:

Kusursuz organizasyon için başta Aydın Ayhan Güney’ e, Koray Bozunoğulları’ na, Kadir Usta’ ya ve bütün Argeus Tourism & Travel’ in muhteşem ekibine; Salomon ve bütün sponsorlara; müthiş yemekler için Kubilay Bozunoğulları’ na ve bütün Elai Catering çalışanlara; müthiş balon turu için Voyager Balloons’ a; harika fotoğraflar için parkurda bulunan fotoğrafçılara. Bu müthiş organizasyona kimin elin değdiyse herkese sonsuz teşekkürler!

Kolumuza yapıştırmak üzere yarış profili için UltraDergi CEO’ su Apo’ ya çok teşekkürler!

Malzeme desteği için Salomon Türkiye (Olgar Şirketler Grubu), saat desteği için Suunto Türkiye (Ersa Saat) ve sporcu destek ürünleri için vitamincomtr’ ye kocaman teşekkürler.

Ve tabii ki bütün katılımcılara tebrikler! 

_la30240
Fotoğraf: Salomon CUT
Reklamlar

TOR DES GEANTS – Bölüm 2

Birinci bölüme buradan ulaşabilirsiniz

Cogne – Donnas (45 km 2698 D+)

Arkamızda 106.2 km kaldı, önümüzde 200 km’ den fazla mesafe var. Hareket zamanı geldi ve saat 00:33′ te karanlığa ve bol sürprizli maceraya düşünmeden atlıyoruz! Uykusuzluğa rağmen inanılmaz bir enerji var içimde, motivasyonumuz da çok yüksek, yolda ikram edilen kahveyi görünce keyfimiz daha da yerine geliyor! Ne harika insanlar, kahve kadar sıcacık bir destek ve motivasyon veriyorlar. Birer mis kokulu espresso içtikten sonra kahveden daha da yoğun olan karanlığa karışıyoruz.

img_4395

Önümüzde sürekli ışıkları ve yürüyen insanları görüyoruz. Kimi dinlenmiş haliyle yola çıktı, kimi de hiç uyumadan yola devam ediyor. Cogne’ den Donnas’ a kadar 45 km var, bir uzun çıkış ve upuzun bir iniş bizi bekliyor. 1531 m’ den 2827 m’ ye çıkıp sonradan ta 330 m’ ye ineceğiz. En hızlı geçtiğimiz bölüm, resmen uçtuk. Neredeyse bütün mesafeyi koşabildik, koşmadığımız tırmanışları çok hızlı bir şekilde çıkarak katettik. Gece hava iyice soğuyor, durup eldiven, kalın şapka ve kalın montlarımızı üzerimize giyiyoruz, kar soğuğu var o gece saatlerinde, yüzümü tamamen buff kapatıyor. Etrafımızdaki görüntü muhteşem. Alın fenerimi kapatıp yıldızlara bakıyorum, nefesim kesiliyor, nefes alırken bu muhteşem manzara içime sinsin ve ömür boyu kalsın istiyorum. Havada muhteşem sessizlik ve gizem var. Bir taraftan bir sürü koşucu geçiyor diğer taraftan burada yapayalnızım. Sadece ben ve yaşadığım an varoluyor bu gece saatlerinde. Bütün olanları derince içimde yaşayıp sadece ben ve Evren varız, başbaşayız. O kadar derin, duygusal ve aynı zamanda anlatılmaz o an hissettiklerim…Yarışın, yanımdaki insanların hiç bir şeyin önemi yok sanki. Birden mantık sesi beni gerçeğe döndürüyor, dağdayız ve donmamak için hareket etmem lazım. Düşüncelerime dalıyorum ve tek solukla Fenetre di Champorcher’ e (2827 m) ulaşıyoruz. Artık buradan sonra iniş olacak ve biraz sonra Rif. Dondena Dağ Evi’ ne (2151 m) dalıyoruz, soğuktan dağ evinin içine girince sımsıcak hava ile ve aynı zamanda o kadar da sıcak misafirperverlikle karşılanıyoruz. Sabahın köründe ve güneşin doğuş saatlerinde inanılmaz tatlı uyku üzerime basıyor, sandalyeye oturup birkaç dakikada gözlerimi kapatıp dinlendirmeye çalışıyorum, daha upuzun yolumuz var ve ne kadar buradan çıkmak istemesem de, bir şeyler yiyip, birer kahve içip, çantamıza birer muz takıp yolumuza devam ediyoruz. Gün hafiften doğmaya başlarken gökyüzü turuncu, sarı ve bordo renkleriyle boyanıyor, dağlar ve kocaman ağaçlar bu rengarenk resimde yapıştırılmış figürler gibi duruyor.

img_4400

Koşarak baya yol aldıktan sonra taşlı ve kök dolu patikaya giriyoruz (demek ki kasabaya inmek üzereyiz). Birazdan çan müziği kulağıma gelmeye başlıyor ve kendimizi Chardonney’ de (133.2 km, 1450 m) buluyoruz. Sıcacık çorba içtikten sonra TdG posterini imzalıyoruz ve istasyondan ayrılarak yeni güne merhaba diyoruz!

img_4398

Doğan güneşle birlikte biz de yeni güne yeniden doğuyoruz.

img_4402

Sabahın en sessiz saatlerinde bu olağanüstü parkurda ilerlemek bambaşka unutulmaz keyif veriyor. Nerede olduğunuzu ve kim olduğunuzu unutuyorsunuz, sadece siz ve doğa varsınız. TdG bize Aosta Vadisi’ nin en güzel yerlerini göstermeye devam ediyor, ama her gördüğümüz manzara, sergideki tablolar gibi, birbirinden daha güzel.

img_4410

img_4417

Masal kitabından canlanıp çıkmış gibi kasabalardan geçiyoruz. Devasa dağların ve müthiş doğanın sessizliği, onlarca nesil görmüş kasabaların ve yüzlerce sır taşıyan sokakların gizemi, kimler gelmiş geçmiş buralardan. Pontboset’ e (142.2 km, 791 m) ulaştıktan sonra ana istasyona kadar 9 km kalıyor. Bizi götüren patikalar sürekli çıkıp iniyor, sabahın erken saatlerinde zaman kavramı benim için komple kaybolmuş oluyor. Bir an kendi kendime hangi mevsimdeyiz ve hangi aydayız diye sormaya başlıyorum. Mantıklı düşünmeye çalışınca: “Yarış 11-18 Eylül arasında düzenlendiği için demek ki sonbahardayız”. Unutmuş olsam da doğa gözümün önünde harika bir sonbaharın resmini çiziyor.

img_4426

Bir ara Alperle ayrılıyoruz ve yokuş aşağı hızlıca inerken ormanın dibinde durduruluyorum, 2 “komiser” malzemelerimi kontrol edecek. Nazikçe yere bir bez serdikten sonra kramponlarım, fenerim, su geçirmez montum tek tek kontrol ediliyor, tebrik ve başarı dileklerini aldıktan sonra serbest bırakılıyorum ve biraz sonra kasabaya iniyorum. Saatler öğleye yaklaşıyor güneş ise yazın ortasındaki gibi yakıyor, bir an olsa da sonbaharda olduğumuzu şüphe etmeye başlıyorum. Günlerce 1000 m üzerinde irtifada bulununca 330 metrelere inmek biraz garip hissettiriyor, uzaydan inmiş gibiyim. Bütün sokakları dolaşıp nihayet Donnas’ a (151.3 km, 330 m) varınca planımız bir saat uyumak ama öğle saati olunca bütün geceyi ayakta geçirmemize rağmen hiç uykumuz yok. Yemeği alıp Alper’ i bekliyorum, o da birkaç dakika sonra istasyona varınca hemen hareket etmeye karar veriyoruz.

Donnas – Gressoney St Jean (54 km 6086 D+)

Çok fazla vakit kaybetmeden saat 12:00′ a doğru istasyondan çıkıyoruz ve buradan itibaren dizlerimde inanılmaz ağrı hissediyorum. Son etabı ve özellikle son inişi çok hızlı geçtiğim için şimdi onun hesabını ödemiş oluyorum. Aksi gibi Donnas’ tan çıktıktan sonraki rota bizi bütün etraftaki kasabaları dolaştırıyor, sürekli çıkıp tekrar iniyoruz sonra da tekrar yükseliyoruz, kaç kasaba dolaştığımızı artık hatırlamıyorum, güneş baya etkili ve artık bu olanlar bana gerçek gelmemeye başlıyor. Aynı çıkışlar ve inişler, aynı taşlı yollar ve meydanlar, bütün resimler birbirinin üzerine geçip karmakarışık bir tablo oluştu. Kendi kendime sorgulamaya başlıyorum: “Bu gerçekten yarış mı? Bütün kasabalarda neden dolaşıyoruz? Acaba en önde giden kişiler de aynı rotadan mı geçti yoksa sadece biz mi burada dolaşıyoruz?” Beynim sıcaktan dolayı erimeye başladı ve artık sağlıklı düşünemiyorum. Uyanık olup bir rüya yaşıyor gibiyim. O ana ait aklımda kalan tek resim: Bol bol üzüm bağları ve olgunlaşmış elmalar, bazıları dağlarda kalmış bazıları da toplanmış ve sepetlerde kaderini bekliyor, kokusu hala burnumda. Geçtiğimiz kasabaların karşılama ve destekleri müthiş, çan seslerinin müziği hala kulağıma geliyor gibi. Meyve ikramları ve kola ilaç gibi geliyor. Bir patika girişinde tabela görüyoruz: “Bir kaç metre ileride soğuk çeşme var.” Bir kilisenin yanında çeşmeyi bulup kafamı sokuyorum, mataralarıma buz gibi su dolduruyorum ve az olsa da kendime geliyorum ama yine de vücudumda bir damla enerji kalmamış gibi hissediyorum. Bütün geceyi ayakta geçirerek ana istasyonda en az yarım saat uyumamakla çok büyük bir hata ettiğimizi anlıyorum. Gece boyunca zaten bu hatanın bedelini ödemiş olacağız! Şimdi tek hedefimiz Sassa’ ya ulaşmak. Sürekli çıkıyoruz ve her virajdan sonra Sassa’ ya ulaşacağımızı umut ediyorum, her gördüğüm ev istasyon olsun diye dua ediyorum ama nafile. Artık bu yerin gerçek olup olmadığından şüphelenmeye başlıyorum ve oraya bir gün ulaşacağımız dair umudumu kaybediyorum. Ormanın içinde ilerliyoruz ve ağaçların altındaki gölgeli yemyeşil pamuk gibi yumuşacık çimler bana inanılmaz çekici gelmeye başlıyor. Birkaç kişi zaten gölgede serinliyor. Yarışın en sıcak anlarını buralarda yaşıyoruz. Alper: “Biraz dinlenelim burada, istasyona daha çok var!” Ben: “Hayır, Sassa’ ya varmak üzereyiz” diye inat ediyorum, halbuki bacaklarım artık hareket edemiyor, gözlerim kapanıyor. Nihayet ben de pes ediyorum ve bir kilisenin önünde uzanıyoruz. Yanımızdan sürekli birileri geçiyor, yerli bir çift bizim fotoğraflarımızı çekiyor, İtalyanca anlaşmaya çalışıyoruz, numaramızı ezberleyip sonradan bize fotoğrafları göndereceğini anlıyoruz. Anlaşılan burada dinlenmek imkansız, yineden yola konuluyoruz ve birkaç dakika sonra nihayet Sassa’ ya (164.9 km, 1305 m) ulaşıyoruz. Burada enerji depolarımızı doldurduktan sonra bir sonraki dağ evine kadar gitmeye karar veriyoruz, 4.4 km’ de yaklaşık 1000 metre irtifa kazanacağız. En güçsüz hissettiğim anlarımdan biri, hızlı gitmek istiyorum, gidemiyorum, önüme bir adım atıp öteye ilerleyemiyorum sanki. Yardımıma serin hava yetişti, hava soğuyunca ben de biraz daha iyi hissetmeye başlıyorum. Ne kadar yorgun olsam da etrafımdaki manzarayla büyüleniyorum.

img_4438

coda
Fotoğraf: Tor des Geants
29394258860_1a529d17b7_h
Fotoğraf: Tor Des Geants
29649779455_f6120107c8_h
Fotoğraf: Tor des Geants

Gün batarken Rif. Coda Dağ Evi’ ne (169.3 km, 2224 m) ulaşıyoruz ve öylece TdG’ nin tam yarısını bitirmiş oluyoruz! Harika yemeği yiyip bir saat uyumaya karar veriyoruz. Küçücük odada 2 tane ranzalı yatak var, bizle beraber 4 kişiyiz. Yastığa kafamı koymam ve: “Madam bir saat geçti” denmesi bir oldu, yarışın başlangıcından beri ilk kez gerçek anlamıyla uyuyabildim ve kısa olsa da beynim dinlenmiş oldu. Yemek yiyip: “Courmayeur’ de görüşürüz!” güzel dileklerini alıp TdG’ nin ikinci yarısına atlıyoruz ve saat 22:37′ de hareket ediyoruz. Bizler için en uykulu bölüm bu olacak. Kaslarımda hiç ağrı yokken dizlerimdeki ağrılardan dolayı çok yavaş iniyoruz. Zaman durup hiç ilerlemiyor, aynı yerde yürüyüp dönüyoruz sanki. Kapkara orman, patikalar, devasa dağlar, bir ara bir gölün ya da barajın kenarından geçiyoruz, suya kocaman ay düştü ve görüntü muhteşem, dümdüz parlak bir ayna gibi, rüya mı gerçek mi bilemiyorum. Her ahırı ve her evi görünce “Acaba istasyon mu?” diye düşünüyorum ama yol bizi yine kapkara gökyüzüne ve yıldızlara doğru götürüyor. Bir ara Alper ahırda uyumaya niyetleniyor, istasyona çok az mesafe olduğunu söyleyerek kendisini kandırıyorum. Harita ve navigasyon bende olduğu için istemezse bana inanmak zorunda kalıyor. Dağ evine ne zaman ulaşacağımıza dair benim de en ufak bir fikrim yok.  Zifiri karanlıkta arkamızda, önümüzde, sağımızda, solumuzda tepelerde her yerde ışıklar var, dağlar sporcularla doldu. Birazdan Rif. Balma Dağ Evi (2040 m) de göründü. Alper burada uyumak istediğini söylüyor ben de uyuyorum. Önce bir saat istedik ama bir saat o kadar çabuk geçti ki 30 dakika daha uyumaya karar veriyoruz. Kalktıktan sonra kafam davul gibi, burnum hiç nefes alamıyor ayrıca dilim de şişti, yemek yemekte biraz zorluk çekiyorum. Kendimi aynada gördüğümde ağlasam mı gülsem mi tam bilemedim, gözüm yüzüm şişti, o yandaki gölden çıkmış kurbağa gibiydim, acaba dağ gölünde kurbağalar bulunuyor mu o elbette başka bir soru. Bu kafamdaki abuk sabuk düşünceleri bir kenara bırakıp daha gündemdeki sorulara dönüyorum: “Kalan mesafeyi bu halimle nasıl katedeceğim?” Neyse bir şeyler yedikten sonra ve her zamanki gibi kahve içtikten sonra (bizler için artık her yerde bir şeyleri yiyip kahve içmek vazgeçilmez bir ritüel oldu) devam ediyoruz. Taşların üzerine geçip tırmanıp iniyoruz, belli zamandan sonra gün ağarmaya başlıyor. Ara sıra acayip uykumuz geliyor ve taş üzerinde 2 dakika oturup gözlerimizi kapatıyoruz. Nihayet güneş doğuyor ve inanılmaz manzaraya şahit oluyoruz, yanımızda bir koşucu var, etrafımızdaki dağlarla ilgili bize bilgi veriyor. Üçümüz bu benzersiz manzarayı sessizce paylaşıyoruz.

img_4444

İnerken çok uykum geliyor, bir an uyuya kalıp aşağıya doğru taş gibi yuvarlanacağımdan korkuyorum, küçücük bir istasyona varıp daracık kulübede 30 dakika uyumaya karar veriyoruz. Boşuna bu bölüme “en uykulu bir bölüm” dememişim. Olduğu gibi ayakkabıyla yatağa uzanıp hemen uykuya dalıyorum, benden daha mutlusu yok bu an, ondan eminim, eh belki Alperdir. Soğuk ve gürültü hiç rahatsız etmiyor. Kalktığımızda zombi gibiyiz. Dışarıda kocaman bir köpek, koşuculardan kalan yemekleri yiyor. Ateşte sucuğu kızartıp yedikten sonra yola koyuluyoruz, hava buz gibi. Dağın sırtını aşınca hava ısınmaya başlıyor, durup kıyafetin bir kısmını sırt çantama koyuyorum, zorlu ve taşlı bir çıkıştan sonra inişe geçiyoruz. Taşların üzerinde sekerek bir koşucu telefonla sohbet ediyor. Bulutlar yavaş yavaş toplanmaya başlıyor, demek ki yağmura hazırlıklı olmamız gerekir. Col della Vecchia’ yı (2184 m) geçtiğimizde yağmur kokusunu almaya başlıyoruz. Buradan Niel’ e doğru inmeye başlıyoruz, iniş bir türlü bitmiyor. Yolda antrenmana çıkmış bir koşucuyu görüp: “Niel’ e ne kadar kaldığını” sorup  yaklaşık 30 dakika kaldığını öğreniyorum. Uzaktan kasaba görünüyor ama yol bizi bir yaklaştırıp bir uzaklaştırıyor. Niel’ e asla ulaşmayacağız diye söylenmeye başlıyorum. Sanki çok yakında çan sesleri duyuyoruz, demek ki kasaba el uzaklığında, çok sevinip bir sonraki an hayal kırıklığı yaşıyoruz, ineklerin çanlarıymış onlar. Birden de şiddetli yağmur bastırıyor, yolumuzda birkaç kişi görüyoruz: “Hadi, Niel’ e geldiniz” müjdesini alıyoruz. Tam da o zaman Niel’ e (192.9 km, 1573 m) ulaşıyoruz. Başka bir şey görsem o kadar sevinmezdim. Şirin kafede istasyon var. Muhteşem etli makarnayı yedikten ve üzerimize bütün su geçirmezleri giydikten sonra bardaktan boşanırcasına yağan yağmura kendimizi atıyoruz. Bazı koşucular bize şaşkınlıkla bakıyor, yağmurun dinmesini bekliyorlar. Col Lasoney’ ye (2364 m) çıktığımızda yağmur komple durdu ama hava inanılmaz soğuk. Ana istasyona gelmeden önce harika küçük bir istasyon var, oradaki gönüllüler müzik ile bizi karşılıyor, oradan enerji ve motivasyon dolu ayrılarak yolda dağ keçilerinin dansını izliyoruz. Upuzun ve sonu görünmeyen taşlı ve bol köklü yol bizi Gressoney’ e (205.9 km, 1329 m) getiriyor, ana istasyona ulaşana kadar biraz asfaltta yürüyoruz ve benim için dönüm noktası başlıyor. Bütün söylediklerim ve kendi sesim bana uzaktan gelen eko olarak gelmeye başlıyor, kendimi uzakta gibi görüyorum. İstasyona girer girmez çantamı kapıp terapistlerden randevu alıyorum, yaklaşık 1.5 saat beklemem gerekiyor. Alper’ in su getirmesini istiyorum, istediğim ısıda su alamayınca çok kızdım ve Alperle yola devam etmeyeceğimi belirtiyorum (uyanınca kararımı değiştirdim elbette). “recovery” içeceği yutarken yarısı üzerime döküldükten sonra kaz tüyü montumu giyip bir saatlik uykuya dalıyorum. Daha bir saat geçmeden uyanıyorum ve hazırlanmaya başlıyorum. Yemeğimi yiyip çantamı karıştırıyorum, her şey karmakarışık. Sağnak yağmurun altında kaldığımız için baya ıslanmışız, eşyalarımı değiştirip sırt çantamı yeniden paketliyorum. Vakit su gibi akıyor, dışarıda da yağmur bir dakika bile durmuyor. Terapistlere gitmeden önce bacaklarımdan çamuru temizliyorum. Dizlerime bakıldı ve ciddi bir şey olmadığı sadece aşırı zorlamadan dolayı ağrı olduğu tespit ediliyor, dizlerime muhteşem bir şekilde kinezyo bandı uygulandı ve ondan sonra daha çok rahat ediyorum. Uygulayan profesördü anladığım kadarıyla, sonraki istasyonlarda terapistler, bu uygulamaları hayranlıkla inceledi. Fotoğraf çekmediğim için çok pişmanım ama o anda galiba en son aklıma gelen fotoğraflamaktı. Terapistlerden sonra kendimi güzellik salonundan çıkmış gibi hissederken Alper de beni arıyordu. Onu uyandırmak istemediğim için terapistlere gittiğimi bilmiyor ve etrafta beni arıyordu. Birbirimize kavuştuk. Bu istasyonda tekrar malzeme kontrolü yapıldı, birer espresso içtikten sonra gece 00:00′ a doğru kasabanın ıslak sokaklarına yeniden kavuşuyoruz.

Gressoney St Jean – Valtournenche (33 km 3187 D+)

Hava baya yağmurlu, kasabada biraz dolaştıktan sonra tırmanışa geçiyoruz, toprak iyice yumuşayıp çıkışımızı biraz zorlaştırıyor. Yolda güzel bir at görüyoruz ayrıca yol kenarında bir ev var, ışıklarımız oraya vurunca iki çift göz görüyoruz, kedidir. Rif. Alpenzu Dağ Evi’ ne (1788 m) gayet çabuk ulaşıyoruz , batonlarımızı dışarıya bırakıp sıcacık bir ortama girip yemek yiyoruz. Bu yarışta yemek bulduğunda kaçırmayacaksın çünkü bir sonraki mamaya ne uzaman ulaşacağın hiç belli değil, birkaç kilometrelik yol saatlerce sürebilir. Hayatım boyunca o kadar yemek yediğimi hatırlamıyorum. Col Pinter’ e (2776 m) fırtına eşliğinde ulaşıyoruz, yağmur, şiddetli rüzgar, ne ararsan hepsi var, önümüzü göremiyoruz. Sırtı aştıktan sonra hava biraz diniyor ama yine de yağmur yağıyor. Uzun bir inişten sonra küçük bir istasyona varıyoruz, orada biraz dinlenmeye karar veriyoruz. Biraz kendimize gelince inişe geçiyoruz, hava aydınlanınca yağmur artıyor. Sabahın erken saatlerinde her zamanki gibi inanılmaz uyku basıyor. Ağacın altına birkaç dakika oturacaktık ama mümkün değil, çok yağmur var. Nihayet kasabaya iniyoruz, yolda bir leğenin içinde üzüm var. Kim bıraktı bilmiyorum ama o erken saatlerde harika geliyor. O kadar uykum var ki yürürken gözlerimi kapatıp ayakta uyuyorum, Alper gülerek dürtüyor. Nihayet Champoluc’ a (221.8 km) ulaşıyoruz. Burada uyku için yer olup olmadığından emin olmadığım için yerlerde uyumaya razıyım ama gerek kalmıyor. O zaman hayal etmeyecek kadar şahane bir odaya yönlendiriliyoruz. Hani çocuk yuvasında öğle uykusu için odalar vardır. Aklıma çocukluğum geldi, öğlen yatırıldığımda hiç uyumak istemeyip hep yaramazlık yapardım. Şimdi böyle bir uyku için vermeyeceğim bir şey yoktu. Olduğu gibi yatağın üzerine yıkılıp bir saat uykunun ne kadar tatlı geldiğini anlatmak mümkün değil. Sonra hemen kalkıp çamurlu ayakkabımızı  giyip yağmurlu güne başlıyoruz.

img_4447

Her geçtiğimiz kasabanın aynı özelliği var, bol bol çiçek.

img_4449

Biz yağmuru yerken dağların zirvelerine kar yağdı, görüntüsü muhteşem. Geçen sporcularla gördüğüm zirvenin ismi hakkında konuşuyoruz.

img_4453

Tırmanışın sonunda çanların sesleriyle Rif. Grand Tourmalin Dağ Evi’ ne (2535 m) ulaşıyoruz.

nana
Fotoğraf: Tor des Geants

Gönüllülerin getirdiği harika minestrone çorbası ve makarna, üzerine meyveli salata inanılmaz iyi geldi, kaç bardak yediğimi hatırlamıyorum. Pencereden bakarken yükseklere doğru yürüyen insanlar görünüyor, küçücük karıncalar gibi tırmanıyorlar, ta oralara çıkacağız. Ama dağ evinden çıkmadan önce inanılmaz lezzetli dağ meyveleri ikram ediyor tecrübeli dağcı, aynı zamanda neredeyse bütün zirvelere yeniden kar yağdığını ve Col Malatra’ da bizi karlı bir geçişin beklediği bilgisini aldık. Tırmanışımız sonunda Col di Nana’ ya (2770 m) ulaşıyoruz.

img_4454

nana-1
Fotoğtaf: Tor des Geants. Biz geçerken hava o kadar güzel değildi ama 🙂

Buradan itibaren ana istasyona çok az kalıyor ama yine de baya vaktimiz alıyor. Yolda inanılmaz lezzetli frambuazı bulup baya vakit harcıyoruz. Valtournenche’ e (239 km, 1526 m) vardığımızda hemen çantamızı alıp terapistlerden randevu alıyoruz. Sıramızı beklerken yemeğimizi yiyoruz. Gönüllüler her zamanki gibi inanılmaz yardımsever ama bu istasyona ulaşanlar ne de olsa 239 km katetti ve baya yorgun, ondan dolayı daha da özenle yaklaşıyorlar. Kimi koşucu hareket edemiyor, onlara masaya kadar yemekleri getiriyorlar. Yemekten sonra bütün eşyalarımızı ayıklıyoruz, son iki gün yağmurun altında geçtiği için her şey o kadar ıslandı ki neredeyse kuru kıyafetimiz artık yok. Üzerimde termal içlik, polar, su geçirmez mont, su geçirmez pantolon, onlar üzerinde etek ve calf çorapları ile ilerliyordum, finişe kadar da bu şekilde devam edeceğim. Nasıl olsa üzerimde hepsi kuruyor, belli bir andan sonra “kirlinin” anlamı kayboluyor, yeter ki kuru olsun. Ayaklar sürekli ıslak olduğu için ayakkabı ne kadar rahat olsa da su topladı. Bu istasyonda Speedcross Pro’ yu Speedcross CS ile değiştirdim, birkaç sene kullandığım ve dağlarda çok rahat ettiğim bir ayakkabı. Ayaklarım tertemiz ve kupkuru ayakkabının içine girince yaşadığım duyguları anlatmak mümkün değil. Hepimiz sürekli daha fazlasını elde etmenin peşindeyiz ama mutluluk aslında küçük detaylarda saklı. Yolculuk için malzememiz hazır ve nihayet sıramız da yaklaşıyor. Dizimdeki sofistikeyle uygulanmış kinezyo bantlarım çok dikkat çekiyor, uygulama üzerinde konuşuyor, terapist parmaklarımı bantlarken birkaç dakika uyuyabiliyorum. TdG’ nin ikinci ve önemli kurallarından biri, fırsat bulunca uyuyacaksın. Sonra bir saat uyuyup istasyondan çıkmaya hazırlanıyoruz. Ne alacağım diye düşünürken bir gönüllü yardımıma koşuyor, lapa için sıcak su ve iki kahve getiriyor. Ne kadar teşekkür etsem azdır, o kadar yardımseverler ki. Saat 19:00 gibi istasyondan ayrılıyoruz, yaşlı bir amca bizi patikaya kadar götürüyor, çok duygulanıyorum ve gözlerim doluyor.

Valtournenche – Ollomont (48 km 4904 D+)

Alper’ le sohbete dalıyoruz ve kaybolmayı beceriyoruz, birkaç yüz metre yanlış gidip doğru yola dönüyoruz. Yol kasabadan patikaya dalıyor ve tırmanışa geçiyoruz. Bu gece çok zor geçecek, Serkan ve Sertan’ dan biliyoruz ki en zor bölümlerden biri ve çoğu zaman 2000 m üzerinde geçiyor. Haritada kısacık görünen mesafe bütün gecemizi alacak neredeyse. Bir ara önümüze bir sürü inek çıkıyor, yarış işaretlerini parçalayıp üzerinde yürümüşler, ahırda çalışanlar bize doğru yol gösteriyor. Rif. Barmasse Dağ Evi’ ne (2175 m) ulaştığımızda gece dağları simsiyah yorganla örtmüş bile, ara sıra bulutları bölerek yıldızlar bize gülümsemeye çalışıyor. Biraz et suyunu harika köy ekmeğiyle yedikten sonra yolumuza devam ediyoruz. Yükseklere tırmanırken hava iyice bozuyor, yağmur, sulu kar ve acayip rüzgarla Fenetre du Tsan (2738 m) bizi karşılıyor, pek de sıcak karşılama değilmiş, hava dehşet soğuyor. Bir an önce aşağıya inelim istiyorum ama ne mümkün, iniş çok sert. Yakında bir dağ evi olduğunu biliyorum ama ona bir türlü ulaşamıyoruz. Önümdeki her ışığı görünce seviniyorum sonra tekrar umutsuzluğa kapılıyorum. Nihayet oradayız. Neredeyse bütün dağ evlerinin böyle bir özelliği var, konum ve yapıdan dolayı kapıya gelene kadar onları göremiyorsun uzaklarda (gecenin karanlığından bahsediyordum), sonra birden karşına çıkıveriyor ve çok seviniyorsun. Rif. Magia Dağ Evi’ ne (2007 m) ulaştığımızda bir şey içip bir saat uyumaya karar veriyoruz. Çantamda kuru kıyafetten sadece tek bir polar kalıyor, onu giyip hemen kafamla beraber yorganın altına dalıyorum. Yemek yediğimiz yerde toplam 4 yatak var, giden gelenlere ve gürültüye rağmen uyuyup birer espresso içip geceye çıkıyoruz. Tırmanınca gözlerimize inanamıyoruz. Çevremizi devasa zirveler sarıyor, uçlarında ise pamuk şapkalar var, kar yeni yağmış ve beyazlığı büyülüyor, kapkara gökyüzü ile beraber olağanüstü bir görüntüye dönüşüyor, hareketsiz kaldım.  Yarış boyunca gördüğüm en mükemmel görüntülerden biri, hem büyüleyici hem de korkutucu. Zirvelerin üzerinde kocaman bulutlar uçuşuyor, manzarası ne kadar müthiş olsa da orada şimdi kopan fırtınaları düşünmek bile istemiyordum. Hem çekici hem de ürkütücü. Özellikle buradayken dağların devasalığı en iyi şekilde anlaşılıyor, bizler ise dağlar ve doğa karşısında ne kadar küçücük ve savunmasız olduğumuzu her hücremizle hissedip çok net anlıyoruz. Nereye baksak her tarafımızda ilerleyen ışıkları görüyoruz, demek ki bu dağları komple turlayacağız. Rif. Cuney Dağ Evi’ ne (2656 m) ulaştığımızda sıcak çay içiyoruz. Bu sabahın erken saatleri çok zor geliyor, uyumamak için bütün yöntemleri deniyoruz. Sabahın ilk ışıklarıyla tırmanacağımız son tepe uzaklardan görünüyor.

29089792763_53f0525366_h
Fotoğraf: Tor des Geants
cuney
Fotoğraf: Tor des Geants
cuney-1
Fotoğraf: Tor des Geants

Biv. Clermont’ a (2705 m) ulaştığımızda güneş doğuyor, daracık ve kalabalık eve girdiğimizde ısınmaya çalışıyoruz. İçinde yer yok, evin arkasında bir çadır var, orada 15 dakika dinlenmeye karar veriyoruz. Olduğumuz halde yorganın altına girince hemen uykuya dalıyorum, soğuktan uyandığımda saatlerce uyumuş gibi hissediyorum. Korkumla saatime bakıyorum meğer sadece 10 dakika geçti. Ben ise korkunç soğuktan uyandım, çadır içine sıcak hava üfleniyordu ama belli aralıkla kapanıyor anladığım kadarıyla işte o kapalı dönem bize denk geliyor. Tekrar eve girip dağcıların ikram ettiği et suyu üzerinde parmesan içtikten sonra kısa bir tırmanışa geçiyoruz,  Col Vessonaz’ a (2788 m) ulaşıp sonrasında upuzun bir inişe geçiyoruz.

img_4464

İniş güzel başlıyor ama ormana girişimizde kafamdaki film kopuyor, beynimin tasarruf moduna geçtiğini düşünüyorum. Bir sonraki istasyonumuz Oyace ve oraya kadar aslında fazla mesafe yok. Tabelada 2.5 saat süreceğini görüyorum (dağlarda sürekli tabelaları görüyoruz, hangi kasabanın yürüyerek kaç kilometre olduğunu gösteriyor). Ben: “Bu kadar sürmesi imkansız.” diyorum. Kendimi birden ciddi ciddi Kaçkar Dağları’ nda zannediyorum. Yolda bir koşucu görüyorum ve Oyace’ ye kadar ne kadar kaldığını sorduğumda adam 2.5 saat deyince bana karşı bir oyun oynadığına emin oluyorum, Alper de bu oyunun bir parçasıdır, ondan dolayı oyunun farkına vardığımı belli etmemem lazım. Benim için tek bir gerçek var :”Aslında yarış yok ve olanlardan hiç biri gerçek değil hepsi bir oyundur.” Saatime bakınca mesafe değişmiyor, ben kendi kendime: “Deniz (Ada) de oyunun içinde, bana bilerek mesafe ve  irtifayı göstermeyen bir saat verdi!” (şimdiden söyleyeyim Suunto Ambit 3 Peak mükemmel çalıştı, sorun kafamdaydı). Önümde İtalyanca yazan bir tabela görüyorum. “Durun, ben Türkiye’ deyim, neden İtalyanca yazar ki?” Bu da oyunun bir parçasıdır kesin. “Ben yarışta değilim, bu bambaşka bir parkur, bitmeyen bir oyundur, herkes bitirdi ben ise burada sonsuza kadar dolaşacağım.” Yere oturuyorum ve buradan hareket etmeyeceğimi söylüyorum, “Gelsin helikopter alsın beni”. Bu aralarda sis düşüyor ve yağmur başlıyor, tıpkı Kaçkar havası. Sonra kalkıyorum ve önümde bir sürü inek görüyorum, yanlarından geçip dönüyorum. “Bu inekler çok iri, Türkiye’ de böyle kocaman hayvanları görmedim.” Bir inek yarış işaretini çiğniyor, ağzından çubuk çıkıyor, o bana ben de ona bakarak duruyoruz. Sonra önümde iş makinesini görüyorum (traktör galiba). “Makineye binip öyle ineceğim” diyorum Alper’ e. Bu aralarda Alper bir şeylerin yanlış gittiğini anlıyor, ben onu anlayıp Alper’ i kandırmaya çalışıyorum. “Bütün yaptıklarım ve söylediklerim şaka” diyorum, nasıl da kurnazmışım. Bir ara beni kameraya çekiyor (SONY AS200VR), günler sonra o kaydı izleyince tam bir deli psikopatın yürüyüşü ve gülüşü vardı görüntüde. Ormanın dibine girince birkaç tanıdık koşucu görüyorum, daha önce parkurda beraber koştuğumuz kişiler. Onlar da bana hayalet ve gerçek olmayan insanlar gibi geliyor. Köklü patikadan iniyoruz çılgın dağ nehir müziğinin eşliğinde, kafamdan geçenler: “Ben herhalde uyuyorum, uyanmadan bu saçmalık asla bitmez. Uyuyorsam da kendimi neden o kadar bitkin ve yorgun hissediyorum? Dinlenmek ve uyumak için kendimi bu saçma sapan çemberden çıkarmam lazım kesin yoksa yorgunluktan öleceğim. Çemberden çıkmak için ya hızlanıp düşmem ya da nehrin soğuk sularına atlayıp kendime gelmem yani iyice silkelenmem lazım ancak bu şekilde  kabustan ve yorgunluktan kurtulabilirim.” Patikalarda hızlanmaya çalışınca ayaklarım taşlara ve köklere takılıyor. Her dönüşten sonra nihayet kasabaya ineceğimizi beklerken ormanın daha da dibine giriyoruz. Artık umudumu kaybedip işaret olmayan yerlere girmeye çalışıyorum ormandan bir an önce kurtulmak için, Alper de beni tekrar rotaya geri çeviriyor. Bu orman benim kabusum oluyor. Alper beni çıkışlarda itiyor, dirseğimden tutup bir rotada götürüyor, saatime bakıyorum ve nihayet kilometrenin değiştiğini görüyorum. Hangi anda olduğunu anlayamadım ama birden kendimi kasabada buluyorum, Alper de beni hala kolumdan tutuyor başka yere kaçmayayım diye. Kopuk filmden dolayı bu kısa yolda saatler kaybediyoruz. Oyace’ ye (274.4 km, 1463 m) girdiğimde sırt çantamı çıkarmadan kendimi yatağa atıyorum. Uyku hayaliyle girdiğim yerde öğreniyorum ki buradan en geç 12:00’da çıkmamız gerekir (normalde 13:30 olması gerekiyor ama herkes bir sonraki ana istasyona zamanında ulaşsın diye saati geri çekmişler). Varış saatimiz 11:oo gibi, demek ki buradan dinlenmeden çıkmamız lazım. Bunların hepsini Alper bana anlatırken hala neredeyiz, ne için buradayız ve niye hemen çıkmamız gerektiğini anlamıyorum. Yorganın altında yatarken kendi kendime: “Herkes niye İtalyanca konuşuyor acaba?” Herhalde kalkmam lazım ama kıpırdamam için bile bir damla enerji bulamazken nasıl kalkılır ki?” Son gücümü toparlayıp kafamı kaldırmayı beceriyorum ve TdG posterini görüyorum, kafamı sağa çevirdiğimde “Courmayeur’ e kadar sadece 60 km kaldı” yazısını görüyorum. Kafama bir buz kovası boşanıyor sanki: “Bu bir oyun değil, bu bir gerçek ve ben gerçekten bir yarıştayım. Acele etmezsem her şeyi mahvedeceğim, hem de 274 km koştuktan sonra.” Bulmacanın parçaları yavaş yavaş kafamda birleşmeye başlıyor ve dehşete kapılıyorum. “Nasıl yani o kadar bu yarışa hazırlandım, o kadar hayal ettim, buraya gelmek için inanılmaz çaba gösterip o kadar para harcadım, o kadar kişi beni takip ediyor bu kadar çabuk pes mi edeceğim şimdi, her şey yarısı bomboş istasyonda mı bitecek bu yağmurlu bulutlu sıradan gri bir günde?” Ben hepsini düşününce Alper geliyor, istasyon kapanmak üzere ve yiyeceklerinden fazla bir şey kalmıyor. Bir izotonik ve meyve bulup bana getiriyor. Bana baktığında: “Bu yarışı burada bitirebiliriz, hiç iyi görünmüyorsun doktora görünelim istersen tansiyonunu ölçtürelim” diyor “Yarışı boşver senin sağlığın en önemlisi.” Ben ağlayarak: “Nasıl yani, buraya kadar mı, hayır ASLA bu yarışı burada bırakmam ve pes etmem!” Üzerime bir buzlu kova daha dökülüyor sanki. Hem ağlıyor aynı zamanda da kendime çok acıyordum: “Hayır, olamaz, bu bir gerçek olamaz, onu yaşamamalıyım! Ben iyiyim, iyiyim, hemen çıkarız” diyorum. O an Alper’ i değil kendi kendimin gerçekten iyi olduğuma ikna etmeye çalıştım gerçi. Alper bana: “Hadi o zaman toparlan, gerekirse 149 saat 59 dakika olsa da bu yarışı bitireceğiz!” diyor. Ağlayarak tek nefesle gözyaşlarımla beraber izotonik içip sarhoş gibi lavaboya yürüyorum ve buz gibi suyla yüzümü yıkıyorum, iğrenç görünüyorum, kafamda hala bol bol Kaçkar sisi var ama en azından yarışta olduğumu artık çok net anlıyorum. Hemen gönüllülere koşuyorum ve tekrardan “cut off” zamanları teyit ediyorum. Yataklardan birinde kocaman siyah kedi yatıyor, bütün dünya umurunda değil, onu severken hala ağlıyorum ama o an biliyorum ki bu yarışı bitireceğim, o an yalnız bunu biliyorum. Fırtına gibi saat 11:45 gibi Oyace’ den çıkıp hızlı çıkışa başlıyoruz, birkaç dakika önce yorganın altında güçsüz yatan ben değildim sanki. O an beynimiz ve bedenimizin ne kadar kusursuz ve güçlü bir makine olduğunu bir kez daha anlıyorum. Bekle bizi Courmayeur! Col Brisona’ ya (2492 m) tek nefesle hızlıca çıkıyoruz, iniş için aynı şeyi demiyorum, çok sert. Hava biraz açıyor ve güneş bize gülümsüyor, yarışa devam edebilmek için güç bulduğum için içimde sevinçten çiçekler açıyor. Nihayet son ana istasyonumuza ulaşıyoruz. Ollomont (287.2 km, 1396 m), burası o kadar kalabalık ki, heyecan dorukta. Kimi hiç durmadan devam edip, kimi de son dakikaya kadar dinlenip “cut off” lara takılmadan devam edecek. Biz ise burada uyumaya karar veriyoruz, amca masamıza makarna getiriyor. Alın fenerimizi prize şarja takıp çadıra giriyoruz, burası da ana baba günü gibi ya da pazara benziyor, kalabalık, gürültü, koşucular, destekçiler her şey birbirine girdi. Vakit kaybetmeden üzerime kaz tüyümü giyip uzanıyorum, en fazla 30 dakika uyuyup hazırlıklara başlıyorum. Zaten vücut minimum gereken uykuyu alıp hemen kendine geliyor. Bir hafta boyunca hep alarm çalmadan önce uyanıyordum. Kısa hazırlık ve vazgeçilmez “ensure” lu yulaftan sonra istasyondan ayrılıyoruz. Oradan çıkarken birkaç kişi hala yatıyordu, onlara ne olduğunu merak ettim yarışa devam edecekler mi diye. Biz toparlanınca süpürücü (sweeper) ekip de hazırlanıyordu, onlara yakalanmak en fena kabustu biz de fazla oyalanmadan kaçıyoruz. Saat 18:31.

Ollomont – Courmayeur (50 km 4210 D+)

Artık finişin kokusunu alır gibi çok neşeli ilerliyoruz, sabah bana olanlar artık bir rüya olarak geliyor. Tırmanarak güneşin son ışığında manzarayı seyrediyoruz. Dolunay var, dağların arasında kıpkırmızı çember olarak doğuyor.

img_4474

Rif. Champillon Dağ Evi’ ni (2433 m) hızlıca geçip Col Champillon’ a (2709 m) ulaşıyoruz. Dağ evinde de Alper yürüyüşten dönen dağıcıların müthiş görünen yemeklerine sulanıyor. O an bütün dağ evlerini yürüyerek geçmeye karar veriyoruz bir gün. Onları konuşurken sert inişe geçiyoruz, hava iyice karardığı için temkinli ilerliyoruz. Bu arada bir hafta içinde 24 saat boyunca konuşmak için sürekli konularımız mevcut. Yolda küçük bir istasyonda polenta ve ızgara eti yiyoruz, bir sonraki istasyona kadar koşulabilecek bir rota var, biz de tamamını koşup kısa bir zamanda Saint-Rhemy en-Bosses’ e (308.6 km, 1519 m) ulaşıyoruz.

29612086622_cfcb64d42b_h
Fotoğraf: Tor des Geants

Önümüzde aşılacak bir tırmanış ve bir iniş kalıyor, biz de burada 2 saat uyumaya karar veriyoruz. Burada en lezzetli makarnayı yiyoruz, uyumak için müze olan bir yere giriyoruz, uzandım ama dizlerin ağrısından dolayı uyuyamıyorum. İki saat uçtu geçti ve saat 03:00 gibi yola koyuluyoruz. Tırmanış baya zor geliyor, sürekli uykum geliyor, bir sonraki dağ evine bir an önce ulaşmak istiyorum, ileride ışıkları görünce çok seviniyorum, yaklaşınca meğerse ahır olduğunu görüyorum. Biraz daha yol alınca Rif. Frassati Dağ Evi (317.4 km, 2537 m) çıkıyor karşımıza. İçinde inanılmaz kalabalık var ve en güzel kısmı Sahra Çölü’ nde beraber gönüllü olduğum Judy karşıma çıkıyor, burada da gönüllü! Bizi güzelce besledikten sonra bir yastık getiriyor ve olduğu gibi masa üzerine uzanıyorum. Ortalıkta görüntü gerçekten trajikomik, kimileri yerlerde, kimileri sandalyede, kimileri masa üzerinde uyuyor. En akıllıları odalara gitmişler. Biz de yaklaşık 30 dakika uyumaya karar veriyoruz.

screen-shot-2016-10-11-at-13-58-36
Fotoğraf: Alper Dalkılıç

Hava tam aydınlanmadığı için çıkmak istemiyorum. Yükseklik korkum olduğu ve çıkışın bir kısmı teknik olduğu için aydınlıkta çıkmak istiyorum. Dağ evinden çıktığımızda karlı masalda kendimizi buluyoruz.

img_4496

img_4494

Patikalar baya kaygan ve belli zamandan sonra kramponlarımızı takmak zorunda kalıyoruz, yoldaki görevli kramponları kontrol ediyor. Havada sürekli helikopter uçuyor.

img_4565

Nihayet günlerce hayal ettiğimiz Col Malatrada’ yız.

img_4500

img_4507
Fotoğraf: Alper Dalkılıç

Yarış boyunca Col Malatrada’ tan Mont Blanc’ ın harika manzarasını hayal ederken gerçek biraz farklı oldu, sisten dolayı bir adım öteyi göremiyoruz ama yine de muhteşem duyguları yaşıyoruz. Mont Blanc manzarasını görmek üzere TdG’ ye bir kez daha katılmaya karar veriyoruz.

29058254734_771bda97a1_h
Fotoğraf: Tor des Geants. Açık havada Col Malatra’ dan manzara

Ve yarışın son inişi bizi bekliyor.

img_4498

Malatra’ ya (319.4 km, 2325 m) ulaştıktan sonra kısa bir çıkış bizi bekliyor, ondan sonra artık Courmayeur’ un havasını soluyacağız.

29735794305_ee5b4812fe_c
Fotoğraf: Tor des Geants

Son istasyondan Rif. Bertone Dağ Evi’ ne (332 km, 1940 m) sadece 6 km kalıyor. Hepsi de yokuş aşağı, köklü patikadan inerken bu patikaları ve kökleri ne kadar özleyeceğimi düşünüyorum, aynı zamanda yolda şapkamı çıkarıp bir hafta su görmeyen saçlarımı düzeltiyorum, Alper ise bayrağı batona takmaya çalışıyor. Yolda bir sürü insan görüyoruz, yürüyüşçüler ve koşucuların destekçileri herkesi alkışlıyor ve tebrik ediyor! Courmayeur’ un sokakları da cıvıl cıvıl! Finişe doğru yaklaşırken çok farklı duygular yaşıyorum. Bir tarafım bir an önce uyumak için yatağa ulaşmak isterken diğer tarafım yarışın bittiğine üzülüyor. Kocaman bir hafta, hayat gibi gözümün önünden geçiyor. Şimdi koştuğum sokaklardan bir hafta önce yakan güneşin altında yüzlerce insanın alkışıyla ayrıldım, bir hafta boyunca anlatılmaz duyguları yaşadım ve şimdi tekrar bulutların eşliğinde yine yüzlerce insanın alkışlarıyla evime dönüyorum. Bambaşka bir insan olarak döndüm ve artık hiçbir şey eskisi gibi asla olmayacak. Kalbimin bir parçası TdG ve Aosta Vadisi’ ne aittir, aynı zamanda ben de yarışın ve vadinin bir parçası oldum. Finiş takından Alperle elele geçerken bir hayalimi daha gerçekleştirdim ve hayal edince her şeyin mümkün olduğunu kendime bir kez daha ispatladım. Mutluluğu dışarıda aramaya hiç gerek yok, mutluluk içimizde, onu anlamak için belki de 339 km koşup kendime doğru bu upuzun yolculuğu yapmam gerekiyordu. Kendimi keşfetmek için daha kaç kilometre koşacağımı bilmiyorum ama bu şahane müzik ve heyecan içimde devam ederken sahneden çekilmeyeceğimi biliyorum, şimdilik yalnız onu biliyorum…Peki sırada ne var? 😉

tor16_finisher-97
Fotoğraf: Tor des Geants

Teşekkürler: Değerli bilgi paylaşımları için Serkan ve Sertan Girgin, malzeme için Salomon Türkiye (Olgar Şirketler Grubu), saat için Suunto Türkiye (Ersa Saat), ulaşım desteği için Pegasus Hava Yolları, sporcu destek ürünleri için Vitamincomtr, bakım malzeme ürünleri için The Body Shop Türkiye ve görüntü desteği için Sony Actioncam.

Kullandığım bazı malzemelere göz atabilirsiniz.

Az kaldı unutacaktım! Bu da geleneksel tırnak eserleri… 🙂

14199592_1163608827030859_6099682988578273583_n